Çorum’un Osmancık ilçesine bağlı Başpınar köyü, Anadolu’nun bağrından yükselen bir sanat hikâyesiyle hâfızalara kazınıyor.
Bazı köyler toprağında yetiştirdiği ürünlerle, bazıları ise insanlığın ortak hâfızasına bıraktığı izlerle anılır. Çorum’un Osmancık ilçesine bağlı Başpınar köyü, Anadolu’nun bağrından yükselen bir sanat hikâyesiyle hâfızalara kazınıyor.
Anadolu’nun sabahları başka türlü doğar. Güneş, tarlaların üzerine ağır ağır yükselirken toprak kadim kokusunu salar; hayat, emeğin ve alın terinin ritmiyle uyanır. Bu coğrafyada insanın geleceği çoğu zaman toprağın bereketiyle ölçülür. Oysa Başpınar, bir gün bu alışılmış ölçülerin dışına taşarak başka bir hikâyenin adı olur: Bir köyden yükselen on üç erkek baletin, sanatın evrensel sahnesine uzanan yolculuğu…
Hikâye, 1970’li yıllarda Ankara’da bir fırında çalışan Ömer Acar ile Feride Hanım’ın karşılaşmasıyla başlar. Ömer’in eğitim imkânlarından uzak kaldığını öğrenen Feride Hanım’ın konservatuvar fikrini gündeme getirmesi, kardeşi Alaeddin Acar’ın bu yola yönelmesi ve Başpınar’daki okul yöneticisi Yusuf Şanal’ın desteği, zamanla büyüyecek bir dönüşümün ilk adımlarını oluşturur. Bir insanın başka bir insanda gördüğü ihtimal, yıllar içinde bir köyün hâfızasına kazınan sanat hikâyesine dönüşür.
Bazen tarihin yönünü değiştiren şey büyük kararlar değil, küçük bir iyilik; bir çocuğun hayatına açılan tek bir kapıdır. Bale, dışarıdan bakıldığında hafifliğin sanatıdır. Oysa sahnedeki her dönüşün ardında yılların disiplini, bedenin sınırlarıyla verilen mücadele ve görünmeyen bir emek vardır. Dansçı, bedenini müziğin diline dönüştürür; hareketle duyguyu, güçle zârafeti buluşturur. Başpınar’ın tarlalarından bale salonlarına uzanan bu yolculukta da insan iradesinin en yalın gerçeği belirir: Emek, doğru imkânla buluştuğunda insan kendisine çizilen sınırları aşabilir. Üstelik erkek baletlerin hikâyesi, toplumsal önyargılara karşı da sessiz bir itirazdır.
Çünkü sanatın cinsiyeti, doğum yeri ya da sınıfı yoktur. Sanatın dili; disiplin, duyarlılık ve cesarettir. Bir köy çocuğunun balet olması şaşırtıcı bulunuyorsa, belki de asıl sorgulamamız gereken, yeteneği neden belirli adreslerde aradığımızdır.
Çorum’un tarihsel mirâsında Hattuşa’nın taşlara işlenmiş uygarlık izleri vardır. Başpınar’ın hikâyesinde ise insan bedeninde hayat bulan bir sanatın izleri… Biri geçmişin hâfızasını, diğeri insanın geleceğe uzanan yaratıcı gücünü hatırlatır. Anadolu, yalnızca kadim medeniyetlerin beşiği değil; imkân verildiğinde evrensel sanatın dilini konuşabilen insanların da yurdudur.
Bu nedenle Başpınar’ın hikâyesi yalnızca geçmişte kazanılmış bir başarı değildir. Bugün de çocukların sanat eğitimine erişimi, yeteneklerinin keşfedilmesi ve hayallerini gerçekleştirebilecek koşullara kavuşması için bize önemli bir soru yöneltir: Kaç yetenek, kendisine uzanacak bir eli beklediği için keşfedilmeden kalıyor? Bir gün Başpınar’ın yollarında yürüdüğünüzü düşünün. Toprak yine kokusunu salıyor, köy hayatı kendi ritmiyle akıyor. Fakat bu toprağın hikâyesine artık orkestranın sesi, sahne ışıkları ve müziğin içinde yükselen insan bedeni de eşlik ediyor. Tarlayla sahne, Anadolu’yla dünyaarasında görünmez bir köprü kuruluyor. Çünkü insan köklerinden güç alarak da gökyüzüne yükselebilir.
Başpınar bize şunu hatırlatıyor: Bir insanın hayalinin sınırlarını, doğduğu yerin sınırları çizmemelidir. Bazen bir ülkenin kültürel geleceği, küçük bir köyde bir çocuğa uzatılan fırsatla başlar. Ve gerçek uygarlık, insanın nerede doğduğuna değil, neye dönüşebileceğine inandığımız yerde filizlenir.