Bugün bilim ve sanat tam da bu noktada buluşuyor. Ses artık yalnızca işitilmiyor; izleniyor, ölçülüyor, şekil alıyor.
İnsanlık binlerce yıl boyunca sesi sadece duyduğunu sandı.
Oysa ses hiçbir zaman yalnızca bir titreşim olmadı; o, görünmeyen bir mimardı. Duvarları olmayan yapılar kurdu, şehirleri olmayan medeniyetler inşa etti. Bir kelimeyle bir insanı ayağa kaldırdı, bir cümleyle bir toplumu dağıttı. Çünkü ses, söylendiği anda yalnızca kulağa değil, varoluşa çarpar.
Bugün bilim ve sanat tam da bu noktada buluşuyor. Ses artık yalnızca işitilmiyor; izleniyor, ölçülüyor, şekil alıyor. Ve insan, ilk kez kendi titreşiminin aynasında kendisini seyrediyor.
Dünyanın bazı şehirlerinde – Berlin’de, Amsterdam’da, Seul’de – galerilere giriyorsunuz ve karşınıza bir tablo değil, bir sesin kendisi çıkıyor. Ama bu ses kulakla değil, gözle görülüyor. Suyun üzerinde, metal levhalarda, toz zerreciklerinde… Titreşen bir frekans, gözle izlenebilen bir şekle dönüşüyor. Bu tekniğin adı cymatics. Yani sesin madde üzerindeki mimarisi.
Bu noktada artık şunu söylemek zorundayız:
Ses sadece işitilen bir şey değildir. Ses, form üreten bir güçtür.
Yüzyıllar boyunca insan sesi yalnızca konuşmak, bağırmak, şarkı söylemek için var sanıldı. Oysa bugün bilim bize şunu gösteriyor: Her hece, her ünlü, her titreşim çevresindeki maddeyi yeniden düzenler. Bir “A” sesiyle bir “İ” sesi aynı su yüzeyinde aynı deseni oluşturmaz. Çünkü her fonem, farklı bir geometridir.
İşte bu yüzden bu sergiler sanat değil sadece; aynı zamanda insanın kendisiyle yüzleşmesidir. Çünkü biz konuştuğumuzda yalnızca anlam üretmiyoruz — çevremizde şekil üretiyoruz. Dil, sadece iletişim değil, bir frekans mühendisliğidir.
Batı dünyası bunu yeni keşfediyor. Sesin bedeni, mekânı ve maddeyi dönüştürdüğünü hayranlıkla izliyorlar. Oysa kadim kültürlerde bu bilgi zaten vardı. Tasavvufta “sözün nefesi”, Antik Yunan’da “logos”, Orta Asya’da kamların sesi… Hepsi aynı şeye işaret ediyordu:
Titreşmeyen söz, yok hükmündedir.
Bugün Berlin’de sergilenen şey aslında modern insanın unuttuğu bir hakikatin geri dönüşüdür:
İnsan, konuşurken yalnızca anlatmaz; evrenle pazarlık yapar.
Ve belki de bu yüzden dilin bozulması, kelimelerin basitleşmesi, seslerin yozlaşması sadece kültürel bir kayıp değildir. Bu, insanın kendi frekansını kaybetmesidir. Eğer kelimelerimiz zayıflıyorsa, titreşimimiz de zayıflar. Eğer sesimiz sığlaşıyorsa, dünyaya bıraktığımız iz de silikleşir.
Bugün Avrupa galerilerinde insanlar sesin şekle dönüşmesini hayranlıkla izliyor.
Ama asıl mesele bu değil.
Asıl mesele şu: Biz konuşurken ne inşâ ediyoruz?
Ağzımızdan çıkan her kelime bir titreşimdir.
Ve her titreşim ya bir düzen kurar ya da bir çöküş üretir.
Bozulan dil, bozulan bilinçtir.
Zayıflayan ses, zayıflayan varlıktır.
Bir toplum kelimelerini kaybettiğinde, yalnızca sözlüğünü değil, kendi frekansını da kaybeder.
Ve frekansını kaybeden bir toplum artık duyulmaz, görünmez, silinir.
Berlin’de sesleri izliyorlar.
Biz ise kendi sesimizi unutuyoruz.
Ve sesi olmayan bir toplum, başkalarının gürültüsünde yok olmaya mahkûmdur.
- Miray ANKAOĞLU