Sarıyer nasıl bir yer olurdu, diye düşünüyorum bazen. Belki iki kıyısında yürür, küçük köprülerden karşıya geçerdik.

Çocukluğumda Sarıyer’de yağmur uzun sürdü mü bizim evi su basardı. Tepelerden inip mahallenin ortasından denize ulaşan dere taşardı çünkü. Dere kapatıldığında sevindik. Artık her yağmurda gözümüz kapının eşiğinde olmayacaktı. O günkü sevincimizi bugün de anlıyorum. Yine de aradan bunca yıl geçti, yağmur yağdığında bazen o dereyi özlüyorum.

Sarıyer’in köklerini araştırırken bir gün, neredeyse iki bin yıl öncesinden gelen bir anlatıda durup kaldım. Milattan sonra ikinci yüzyılda Byzantionlu Dionysios, Boğaziçi’nde Bir Gezinti adlı eserinde Büyükdere çevresinden kuzeye ilerlerken önce Simas Burnu’nu, sonra bugün Sarıyer’le ilişkilendirilen Skletrinas Koyu’nu anlatıyor. Kıyı engebeli, etraf ağaçlık. Koya bir dere akıyor.

O son cümleyi bir daha okudum. Dionysios’un denizden gördüğü dereyle bizim evi basan dere aynı mı, bilmiyorum. Ama onun tarif ettiği kıyıyı okurken kendi çocukluğuma döndüm. Bir zamanlar taşmasından korktuğum suyun sesini, şimdi yeniden duymak istediğimi fark ettim.

Dere bugün açık olsaydı Sarıyer nasıl bir yer olurdu, diye düşünüyorum bazen. Belki iki kıyısında yürür, küçük köprülerden karşıya geçerdik. Biraz Venedik’i andırırdı belki. Sonra suyun denize kavuştuğu yerde balıkçı teknelerini görür, martıların çığlığını duyardık. Benim için dünyanın en güzel yeri yine burası olurdu. Çocukluğumun geçtiği, Boğaz’ın Karadeniz’e açıldığı o balıkçı kasabası.

Niye mi böyle düşünüyorum? Çocukluğumun deresinin iki kıyısı da aynı mahalleye aitti. Biraz ötede Boğaz’ın iki yakası birbirine bakardı. O manzarayı düşündüğümde aklıma insanlar geliyor. Aynı sokakta büyüyüp bambaşka düşünebiliyoruz. İnançlarımız, geleneklerimiz, evlerimizde anlatılan hikâyeler farklı olabiliyor. Yine de bir akşam aynı sofraya oturup birbirimizin çocukluğunu merak edebiliyoruz.

Bir köprü iki ayrı kıyıyı birbirine bağlar. Üzerinden geçerken insan kendi kıyısını da yanında taşır. Bana göre bir arada yaşamanın güzelliği biraz burada. Sen kendi hikâyenle gelirsin, ben kendi hikâyemle. Bazen aramızdaki ilk köprü, bütün içtenliğiyle sorulmuş bir “Peki, sen nasıl hatırlıyorsun?” cümlesidir.

Keşke o zaman evimizi korurken dereyi de koruyabilseydik. Bugün bir köprünün üzerinde durup suyun denize varışını seyretmek isterdim. Yanımda da Sarıyer’i benden bambaşka hatırlayan biri olsun isterdim. Önce ben ona yağmur yağınca bizim evi nasıl su bastığını anlatırdım. Sonra suya bakar, onun Sarıyer’ini dinlerdim.

TÛBA KADİK