"MUTLAK BUTLANIN GÖLGESİNDE DEMOKRASİ: MAHKEME SALONUNDAN KURULTAY KÜRSÜSÜNE UZANAN TEHLİKELİ EL"
Sarıyer’in sevilen ve tanınan hukukçularından Avukat Necati Yıldırım, son dönemde kamuoyunda geniş yankı uyandıran “mutlak butlan” tartışmalarını hukuk devleti ve demokrasi perspektifinden değerlendirdi. Yıldırım, kaleme aldığı dikkat çekici yazısında, hukuk düzeninin yalnızca mahkemelerin karar verdiği bir sistemden ibaret olmadığını vurgulayarak, demokratik kurumların işleyişine yönelik yargısal müdahalelerin sınırlarına dikkat çekti.
“Hukuk devleti, yalnızca mahkemelerin karar verebildiği bir düzen değildir; hukuk devleti, her kurumun kendi sınırını bildiği, her kavramın ait olduğu yerde kullanıldığı, her yetkinin kendi meşru alanı içinde kaldığı ve demokrasinin taşıyıcı kurumlarının hukuk adına da olsa ölçüsüz müdahalelerden korunduğu ince bir anayasal dengedir” diyen Yıldırım, mutlak butlan kavramı üzerinden yürütülen tartışmaların demokrasi açısından doğurabileceği sonuçları kapsamlı şekilde ele aldı.
İŞTE NECATİ YILDIRIM’IN ÇOK KONUŞULACAK YORUM VE GÖRÜŞLERİ
Bir siyasi parti kurultayının “mutlak butlan” kavramı üzerinden geriye dönük biçimde hükümsüz sayılması tartışması, basit bir özel hukuk uyuşmazlığı olarak görülemez; bu mesele, hukuk kavramlarının anayasal siyaset alanına hangi sınırlarla taşınabileceği, seçimle oluşmuş parti iradesinin ne ölçüde yargısal müdahaleye konu edilebileceği ve demokrasinin kurumsal damarlarına uzanan elin nerede durması gerektiği meselesidir.
Her şeyden önce açıkça söylemek gerekir ki, mutlak butlan Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesindeki dürüstlük kuralı gibi bütün hukuk düzenine yayılan genel bir hukuk ilkesi değildir. TMK m.2, hakların kullanılmasında ve borçların yerine getirilmesinde dürüstlük kuralını hâkim kılan, özel hukukun pek çok alanında yorum yapan, boşluk dolduran, hakkın kötüye kullanılmasını engelleyen temel bir ilkedir. Buna karşılık mutlak butlan, böyle serbestçe dolaşan bir üst ilke değil, belirli hukukî işlem türlerine bağlanmış ağır bir geçersizlik yaptırımıdır. TBK m.27’deki kesin hükümsüzlük sözleşmeler hukukunun, TMK m.145’teki mutlak butlan evlenme hukukunun, TMK m.83’teki yokluk ve butlan tartışmaları ise dernek genel kurulu kararlarının kendi normatif bağlamı içinde anlam kazanır. Bu kavramı, sanki TMK m.2 gibi bütün hukuk alanlarına kendiliğinden sirayet eden genel bir anayasal anahtar gibi kullanmak, hukuk teorisi bakımından isabetli değildir.
Asıl mesele tam da burada başlamaktadır. Siyasi parti kurultayı, sıradan bir dernek genel kurulu değildir. Anayasa, siyasi partileri demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak kabul ederken, onları yalnızca üyelerinin iradesinden ibaret özel hukuk tüzel kişileri olarak görmemiş; demokratik temsilin, siyasal çoğulculuğun, iktidar alternatifinin ve muhalefet hakkının kurumsal taşıyıcısı olarak anayasal düzene yerleştirmiştir. Bu nedenle bir siyasi parti kurultayı yalnızca toplantı değildir; parti içi demokrasinin sandıkla vücut bulduğu, temsil iradesinin örgüt içinde görünür hale geldiği, demokratik siyasetin kendi iç hukukunu ürettiği anayasal öneme sahip bir seçim sürecidir.
Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. maddesi de bu gerçeği teyit eder. Kanun koyucu, siyasi parti kongre ve kurultay seçimlerini dernekler hukukunun sıradan genel kurul mantığına bırakmamış; gizli oy, açık sayım, hâkim gözetimi, itiraz ve seçimlerin yenilenmesi gibi özel bir seçim rejimi kurmuştur. Bu tercih, kurultayın salt bir toplantı değil, seçim hukukuyla temas eden özel bir demokratik işlem olduğunu gösterir. Böyle bir alanda, SPK m.121 üzerinden TMK ve Dernekler Kanunu hükümlerine yapılan gönderme, SPK m.21’in kurduğu özel seçim rejimini ortadan kaldıracak şekilde genişletilemez. Çünkü m.121’deki gönderme sınırsız değildir; “Siyasi Partiler Kanunu’na aykırı olmamak kaydıyla” yapılmıştır. Bu kayıt, genel hükmün özel rejimi yutmasını engelleyen anayasal nitelikte bir hukuk freni gibidir.
Bu nedenle delegelere baskı yapıldığı, iradelerinin sakatlandığı, seçim sonucunun bu yolla etkilendiği iddiası ileri sürüldüğünde, bu iddianın adı doğru konulmalıdır. Burada tartışılan şey, soyut bir genel kurul kararının medeni hukuk anlamında butlanı olmaktan çok, seçim sonucunu etkilediği iddia edilen bir seçim yolsuzluğu meselesidir. Seçimle ilgili yolsuzluk iddialarının ise doğal hukukî alanı, seçim hukukunun özel mekanizmasıdır. Anayasa m.79’un kurduğu seçim yargısı düzeni ve bu düzenin tepesinde yer alan YSK, seçimlerin dürüstlüğünü, kesinliğini ve meşruiyetini koruyan anayasal kurumdur. YSK yalnızca takvim ilan eden teknik bir idare değil, seçim hukukunun kurumsal hafızası ve seçim meşruiyetinin son anayasal durağıdır.
Demokrasinin yalnız temiz seçime değil, kesinleşmiş seçime de ihtiyacı vardır. Seçim sonuçları makul ve kanunî süreler içinde denetlenmeli; fakat bu denetim süresiz bir belirsizlik rejimine dönüşmemelidir. Aksi halde sandık, sonuç doğuran demokratik bir mekanizma olmaktan çıkar, yıllar sonra açılabilecek davaların gölgesinde yaşayan kırılgan bir ihtimale dönüşür. Bir siyasi partinin kurultayı, seçim kurulu gözetiminde yapılmış, organlar seçilmiş, sonraki siyasal ve kurumsal süreçler bu irade üzerine kurulmuşsa, bu iradenin mutlak butlan adı altında geriye dönük biçimde çözülmesi yalnızca bir hukukî işlem tartışması değil, demokratik meşruiyet zincirinin sarsılmasıdır.
Böyle bir kararın etkisi yalnızca geçmişe dönük değildir; bugünü ve geleceği de etkiler. Kurultayın hükümsüz sayılması genel başkanlığı, parti meclisini, merkez yönetimini, sonraki kurultayları, alınan kararları, temsil ilişkilerini ve hatta siyasal rekabetin dengesini tartışmalı hale getirir. Bu sebeple mutlak butlan kavramı, siyasi parti kurultayları bakımından olağan ve kolay başvurulabilir bir yol gibi kullanılamaz. Gerçekten kurucu unsur yokluğu, sahtecilik düzeyinde ağır sakatlık, hukuken hiç doğmamış bir işlem veya seçim iradesinin bütünüyle varlık kazanmadığını gösteren olağanüstü haller yoksa, her usulsüzlük iddiası demokratik iradeyi geriye dönük biçimde iptal eden bir silaha dönüştürülemez.
Hukukun siyaseti denetlemesi başka şeydir; hukukun siyasal iradenin yerine geçmesi başka şeydir. Birincisi hukuk devletinin gereğidir, ikincisi anayasal düzen bakımından tehlikeli bir eşiktir. Mahkeme salonundan kurultay kürsüsüne uzanan el, eğer yalnız hukuka aykırılığı gidermekle kalmayıp seçilmiş organların yerine geçmiş organları, oluşmuş iradenin yerine geçmiş bir siyasal sonucu, sandığın verdiği cevabın yerine yargısal bir düzenlemeyi koyuyorsa, burada artık sadece teknik bir hukuk tartışmasından değil, demokratik düzenin kurucu mekanizmalarına yapılan ağır bir müdahaleden söz edilir.
Bu müdahalenin “darbe” olarak adlandırılıp adlandırılmayacağı siyasal dilin tercihidir; ancak hukukî bakımdan söylenmesi gereken şudur: Seçimle oluşmuş siyasi parti iradesinin, özel seçim rejimi ve anayasal seçim kesinliği dikkate alınmadan, medeni hukukun ağır geçersizlik kavramlarıyla geriye dönük biçimde tasfiye edilmesi, demokratik meşruiyet üzerinde çok ciddi bir anayasal basınç yaratır. Bu basınç, yalnız ilgili partiyi değil, bütün siyasi parti düzenini etkiler. Bugün bir kurultay için açılan bu kapı, yarın başka bir siyasi partinin kongresi, aday belirleme süreci veya iç seçimi için de kullanılabilir. Böylece siyasi partiler, sandığın iradesiyle değil, süresiz dava ihtimaliyle yönetilen yapılar haline gelir.
Hukuk devletinde hiçbir siyasi parti hukukun üzerinde değildir; fakat hiçbir mahkeme de hukuk adına demokratik siyasetin yerine geçemez. Siyasi partilerin iç işleyişi denetlenmelidir, ama bu denetim doğru görev alanında, doğru usulle, doğru ölçüyle ve demokratik iradeyi yok etmeyecek bir hukukî dikkatle yapılmalıdır. Anayasal düzenin inceliği buradadır: Hukuk, demokrasiyi korumalıdır; fakat demokrasinin taşıyıcı kurumlarını kendi kavramlarının ağırlığı altında ezmemelidir.
Sonuç olarak, mutlak butlan kavramı siyasi parti kurultaylarına uygulanırken son derece dar, istisnai ve anayasal duyarlılıkla ele alınmalıdır. Mutlak butlan, TMK m.2 gibi genel bir ilke değildir; siyasi parti kurultayı da sıradan bir dernek toplantısı değildir. SPK m.21 özel bir seçim rejimi kurmakta, SPK m.121 ise genel hükümlere ancak bu özel rejime aykırı olmamak kaydıyla kapı aralamaktadır. YSK ve seçim hukuku ise seçimsel meşruiyetin kesinlik ve güvenlik zeminini oluşturmaktadır. Bu yapılar göz ardı edilerek verilen geniş butlan yorumları, hukukî denetim görüntüsü altında demokratik temsil alanına uzanan tehlikeli bir ele dönüşebilir.
Demokratik hukuk düzeninin ihtiyacı olan şey, siyaseti hukuksuz bırakmak değil; hukuku da siyasetin yerine geçmeyecek bir olgunlukta tutmaktır. Çünkü hukuk, demokrasinin üstüne düşen gölge değil, onun nefes almasını sağlayan güvenli çerçeve olmalıdır. Mutlak butlanın gölgesinde demokrasi tartışması bize tam da bunu hatırlatmaktadır: Kavramlar güçlüdür, fakat kavramların sınırı yoksa, o güç adalete değil, belirsizliğe hizmet eder
SONUÇ
Sonuç olarak mesele, bir siyasi partinin iç tartışmasının yahut belirli bir kurultayın hukukî akıbetinin çok ötesindedir; mesele, hukuk devletinin kendi kavramlarına ne ölçüde sadık kalacağı, anayasal düzenin kurucu dengelerinin hangi hassasiyetle korunacağı ve demokrasinin seçimle doğan meşruiyet alanına uzanan hukukî müdahalenin sınırının nerede çizileceği meselesidir. Mutlak butlan, TMK m.2 gibi bütün hukuk düzenine yayılan genel bir ilke değil, belirli hukukî rejimlere bağlanmış ağır ve istisnai bir geçersizlik yaptırımıdır; siyasi parti kurultayı ise sıradan bir dernek toplantısı değil, anayasal siyasetin seçimsel iradesinin vücut bulduğu özel bir demokratik zemindir. Bu nedenle SPK m.21’in kurduğu özel seçim rejimi, SPK m.121’in sınırlı gönderme sistemi, Anayasa m.79’un seçim güvenliği mantığı, YSK’nın seçimsel kesinlik ve meşruiyet alanındaki anayasal konumu birlikte değerlendirilmeksizin yapılan geniş mutlak butlan yorumları, hukukî denetim ile demokratik temsil arasındaki hassas dengeyi sarsma potansiyeli taşımaktadır.
Ve belki de bütün tartışmanın en derin sorusu tam burada ortaya çıkmaktadır: Hukuk, demokrasiyi koruma iddiasıyla yola çıktığında, hangi anda demokratik iradenin hakemi olmaktan çıkıp onun yerine konuşmaya başlar? Çünkü demokrasi yalnız sandıkta doğmaz; demokrasi, sandığın ürettiği iradenin hukuk tarafından hangi olgunlukla karşılandığı yerde yaşar. Hukukun gerçek asaleti, her kapıyı açabilecek kadar güçlü olmasında değil, açabileceği kapıların hangisine dokunmaması gerektiğini bilecek kadar bilge olmasındadır. Zira anayasal düzen, yalnız normların değil, ölçünün de rejimidir; yalnız yetkinin değil, kendini sınırlayabilme erdeminin de adıdır. Eğer hukuk, kendi kavramlarının ağırlığı altında demokratik siyasetin kurucu mekanizmalarını ezmeye başlarsa, geriye yalnızca çözülmüş bir temsil düzeni değil, kendi gölgesinden ürkmeye başlayan bir demokrasi kalır. İşte bu yüzden, mutlak butlan tartışması gerçekte bir hukuk tekniği tartışması değildir; bu tartışma, hukuk devletinin, demokrasiyle kurduğu ilişkinin vicdan muhasebesidir.





