Cumartesi, 15 Ekim 2011 07:29

Sarıyer M. E. Müdürü Gültekin'den soruna neşter

Bu Öğeyi Derecelendir
(1 vote)

Sarıyer’e geçtiğimiz eğitim-öğretim döneminde atanan İlçe Milli Eğitim Müdürü Celal Yılmaz Gültekin, Sarıyer’deki devlet okullarındaki eğitim-öğretimin çıtasının mutlaka yükseltilmesi gerektiğini, bunun da devlet okulu ile özel okulların işbirliği içinde çalışmasından geçtiğini söyledi.

Gültekin, Tuncay Dağlı’nın röportajında, eğitim-öğretimle ilgili önem derecesi yüksek konulara değindi. Öğretmen ve okul müdürlerinin davranış ve çalışmalarını yakından takip ettiğini ifade eden Gültekin, “herkes işini çok iyi yapmaya çalışmalı. Yapamayan da o koltukta oturmamalı” dedi.

okul44İlçe Milli Eğitim Müdürü Celal Yılmaz Gültekin, sohbetimizin ilk konusu olan, okullarda gerçekleştirilen törenlerin sunulmasındaki aksaklıklarla ilgili görüşlerini şu şekilde ifade etti:

ÖĞRETMENLER BİR TÖRENİ BİLE SUNAMIYOR

“İnsanların, beyinlerindekini, kafalarındakini ağızlarına dökmeleri lazım, ifade etmeleri lazım. Sarıyer’de toplantı salonu, konferans salonu yok. Hangi öğretmene el atıyorsan bir sorunla karşılaşıyorsun. Herhangi bir okulda görev yapan Türkçe ya da edebiyat öğretmenine ‘yaptığımız programı sen sun’ diyoruz ama yapamıyor, beceremiyor. Bu kişi edebiyat tahsili almış, güzel konuşan, Türkçe’yi iyi kullanan biri diye düşünüyoruz, ama yapamayınca üzülüyoruz. Neden yapamıyor? Çünkü rahat değil, tecrübesi yok. ‘Neden sunamıyorsun?’ diye sorduğumda, ‘Müdür bey salonumuz yok ki. Biz bu tür programları okulun bahçesinde yapıyoruz, tecrübe edinemiyoruz’ diye cevap veriyorlar. Böyle olunca da sunumlar adet yerini bulsun şeklinde oluyor. Burada eksiklik var. Örneğin ilçemizin geneline hitap edecek kültür merkezleri, okullarımızda konferans salonları olmalı, sosyal faaliyetler buralarda yapılmalı. Öğretmenlerimiz bu etkinliklere katılsa davranış kurallarını, konuşmayı, hitabeti öğrenir, sosyalleşir, kendilerine güvenleri gelir. Eğitim öğretimdeki temel sorunlardan biri budur. Salon yok, program yok, etkinlik yok, dersten çık bahçede dolaş, zil çaldı gir içeri, ondan sonra haydi eve. Adı Sarıyer. Koskocaman Sarıyer. Ama dışı seni yakar içi beni. Ben Sarıyer’e geldiğimde eğitim konusundaki, olanaklar konusundaki düşüncem ve beklentilerim şimdikinden farklıydı. Baltalimanı’ndan başlıyorsun Kilyos’a kadar müthiş bir manzara, ne güzel bir yer. Gerçekten güzel. Ama eğitim-öğretimle ilgili bu işin içine girdikten sonra, baktım ki böyle değil. Her şey bambaşka. Özel okullar müthiş. Ama devletin okullarında bu aheng, bu uyum yok. 1920’lerde, 25’lerde yapılmış mahalle okulları var, köy okullarımız var. İlçenin sınırları çok büyük. Ama sadece adı Sarıyer. Ben Bağcılar, Esenler, Avcılar Güngören de görev yaptım. Şarkılarda bile Sarıyer’in adını duyardık. ‘Kız sen İstanbul’un neresindensin?. İstinye, Emirgan, bilmem neresi…’ diye söylerdi şarkıcı. Güngören, Bağcılar, Esenler demiyor ki. Burayı diyor. O zaman burasının diğerlerinden farklı olması lazım değil mi?

DEVLET OKULLARI ÖZEL OKULLARLA BAĞ KURAMAMIŞ

-Sarıyer’le ilgili gerçekler insanda hayal kırıklığı mı yaratıyor?

-Evet!.. Dışarıdan baktığımız zaman muhteşem bir Sarıyer ama içine girince durum farklı. Burada yaşayan kişiler arasında uçlar noktalar var. Benim daha önce görev yaptığım İstanbul’un ilçelerinde yaşayanların ekonomik durumları üç aşağı beş yukarı aynı ama Sarıyer aynı değil.. Türkiye’nin en zenginleri burada, Türkiye’yi yönetenler burada, Türkiye’deki en ünlüler burada ama gecekondularda yaşayan en yoksul kesim de burada. Yaşam şekli ve koşulları tamamen farklı iki uç nokta. Eğitim-öğretim olanakları konusunda da durum aynı. Yine en uçlar burada. ENKA Okulları burada, Fevziye Mektepleri, Ufuk Okulları, Işık Okulları, Cent Okulları burada. Bunların eğitimleri de çok iyi, başarı yönünden de Sarıyer’i yukarıya çekmişler. Ama devlet okullarıyla kol kola girememişler. Bir duvarın iki yanındaki okul ve bu okullarda okuyanlar da, yaşam biçimleri de başka başka. Bunlar hiçbir zaman kol kola girememişler. Eğitimciler birbirleriyle görüşmemiş, diyalog kurmamışlar. Ve bu yöneticiler, öğrencileri de birbiriyle kaynaştırmamış. Devlet okullarının öğrencileri, özel okullarda okuyan öğrencilerin sahip olduğu imkanlardan faydalanamamış.

İstanbul’un diğer ilçelerindeki özel okulların büyük bir kısmı tabela okulu ama Sarıyer’dekiler öyle değil. Başarı düzeyi yüksek okullar. Bu başarıyı devletin okullarında okuyan öğrencilere de yansıtmalı ve onların da bu imkanlardan yaralandırmasını sağlamak gerek.

-Bu kopmanın, ayrılığın nedeni nedir? Devlet kendi okullarını ihmal etmesinden mi kaynaklanıyor?

-Devletle ilgisi yok ki. Devlet okulunu yapmış. Burada yöneticinin çalışması, başarısı öne çıkıyor. İlçedeki yöneticiler bunu sağlamalı. Çözüm olarak ekonomik açıdan alt düzeyde bulunan ve devlet okullarında okuyan öğrencilerle, özel okullardakileri kaynaştırmak gerek. Ufukları açılsın, onlar da gelişsin. Her iki okulun öğretmeleri kaynaşsın, birbirlerini etkilesinler.

okul22KOLTUĞA OTURMAKLA MÜDÜRLÜK OLMAZ

-Bunu nasıl başaracaksınız? Arada görünmeyen bir duvar var.

-Özel ve devlet okullarının yöneticileriyle devamlı bir araya geliyoruz. Konuşup, tartışıp, bir yolunu bulacağız, aradaki o duvar mutlaka yıkılacaktır. Zaten şimdiden bu tartışmalar başladı. Benim Sarıyer’de yapacağım birinci iş bu olacak. İkincisi ise; Sarıyer yerleşim yeri olarak insana huzur veren bir yer. Burada görev yapan kişi, diğer yerlerdekilere göre şanslı. Yıllarca diğer ilçelerde görev yaptım, şimdi burada arabayla gitsem de, yürüsem de içim açılıyor. Türkiye’nin en güzel yeri. Bu buradaki herkes için bir şans. Ama bu rehavete kapılıp da bu yerin, bu güzelliğin tadını çıkarayım, gerisi bana kar demek yanlıştır. Bundan önce buraya gelenler, bu güzelliğe bakmış, kendi egosuna göre ‘burada ne kadar kalırsam kardır’ diyerek çalışmışlar.

-Sarıyer’i kullanmışlar, yaşamış gitmişler yani..

-Evet, aynen öyle olmuş.. Ama ben böyle yapmayı düşünmüyorum. Mesela bu yıl kısmet olursa öksüz ve yetim öğrencilerin yanı sıra hem yetim hem de öksüz öğrencileri tespit edip, bu öğrencilerin sorunları için çözümler getireceğiz. İhtiyaçlarını gidermeye çalışacağız. İlk yapacağımız şey bu. Ayrıca öğretmen-öğrenci ilişkilerine eğileceğiz. Öğretmen, öğrencinin hem anası hem babasıdır. Öğretmen öğrenciyi sevecek, hiçbir zaman dövmeyecek. Öğretmen, öğrencinin gözünün içine bakacak. Bu çocuğun ne derdi var, bu çocuğun karnı aç mı, bu çocuğun evde problemi var mı? Bu çocuk hangi şartlarda bu okula geliyor? bilecek. Bunun için de öğretmenlerimizle bu konuları sık sık tartışacağız. Yani öğretmenin, öğrenciye bakış açısının, yalnızca ‘ders çalıştı çalışmadı, kıyafeti uygun, uygun değil, yaramaz mı, akıllı mı’ şeklinde değil de, öğrenciyi irdeleyen, anne-baba gibi yaklaşan, öğrencinin sorunlarını gören ve bu gözle bakan bir öğretmen olması gerekir. Bakıp geçmek başka, görüp tespit etmek başka şey. Öğrencileri bu şekilde kucaklamaya çalışacağız.

ÖĞRETMEN HER ANLAMDA ÖRNEK OLMALI

-Öğretmenlerin öğrencilere karşı bir duyarsızlığını mı tespit etiniz?

-Duyarsızlık değil ama, bakış açısı farklılığı, geçmişten gelen alışkanlıklar diyebiliriz. Ben eğitime yıllarını veren bir kişiyim. Öğretmen sınıfa girer, rutin bir bakış açısı vardır, elindeki müfredatı sekiz ay içinde tamamlamak zorundadır. Benim branşım fizik, dersimi anlatırım, sınavımı yaparım, çalışan geçer, çalışmayan kalır. Öğrenci yaramazlık, saygısızlık yaptığı zaman kızar bağırırım, ama neden çalışmadı, neden yaramazlık yaptı diye, pek nedenlerine bakmam. Bakmayız.. Öğrencide ben de görevimi yapacağım. Hepimizin olaya bakışı bu. Ama bu bakış açısı çok yanlış. Öğretmen, öğretmen olurken eğitim pedogojisi, sosyal psikoloji, ölçme-değerlendirme gibi eğitimler alır ve çocukların başına eğitici olarak verilir. Öğrencinin derdini anlamak zorunda. Sadece ders anlatıp, sınav yapıp, not verirsek yerimizde sayarız.

-Öğretmenler, öğrencilere, sosyal, kültürel, davranış biçimleri, hayat bilgisi gibi gerekli eğitimleri de tam olarak verebiliyorlar mı?

-Maalesef, eğitimimizde noksanlık var. Yeni Milli Eğitim Bakanımızın da ilk mesajı öğretmenlerin iyi yetişmesiyle ilgiliydi. ‘Öğretmenin iyi yetişmesi gerekir’ dedi. Bana göre öğretmen seven insan olacak, öğretmen güzel giyinecek, öğretmen yakışıklı olacak, güzel olacak, saçına, başına ayakkabısından, gömleğinden, kravatının uyumuna kadar kendine dikkat edecek. Öğretmen, öğrencinin idolüdür, örnek insandır. Öğretmen kafasını kaşırken bile dikkat edecek, kibar olacak. Bu da öğretmenin çok iyi eğitilmesinden gelir. Hatta öğretmenlik yapacak kişinin aile yapısına kadar uzanıyor. Oysa ki bizde hep çile çeken, yoksulluklarla büyümüş, sıkıntılar içinden gelen Anadolu insanları bu mesleğin içindedir. Kişiliklerinin oluşumu sırasında ezilmiş insanlardır. Aslında daha rahat, imkanları daha geniş, sevgi içinde büyümüş insanlar olsalar, öğrenciye davranışları da farklı olur. Bakanımızın tespiti de çok doğru, ‘öğretmen yerinde rap rap saymadan, kendini geliştirecek ve buna göre eğitim verecek’ diyor. Bir kitabı okuyan insanla, okumayan insan bir olmaz. Okuduktan sonra fikri, davranışları ve konuşması değişir. Şu an herkes kendi derdinde. Ama bu iş böyle olmuyor. Her zaman eğitim eksikliğimizden yakınırız, toplumu okumamakla suçlarız ama ‘ben okuyor muyum?’ deyip kendimizi sorgulamayız. Biz de okuma alışkanlığı yok. Bunu araştırmak gerek, ‘neden yok?’ diye. Trafiğe çıkar sinirler, gerilir, kavga edecek adam ararız, neden? Biz de bir kompleks vardır. Biri yan bakınca, ‘neden bakıyorsun? deyip, kavga çıkarırız. Trafikte biri geçince komplekse kapılır, kızar, gaza basar, onu geçmeye çalışırız. Bir eziklik, bir aşağılık kompleksi içinde hareket ederiz. Bizde kendine güvenememe var.. Neden acaba? Nedeni şu? Ben kendi jenerasyonumdan örnek vermek istiyorum; İlkokula gittik, öğretmenimiz, beş yıl boyunca ‘çalıştın çalışmadın, hopladın zıpladın’ deyip, türlü bahanelerle bizi dövdü. Ortaokula başladık, öğretmenden öğretmene geçtik, onlar da ‘saçın uzun’ dedi, ‘pantolunun uzun-kısa’ dedi, ‘neden konuştun?’ dedi, yine dövdüler. Lisede yine aynı muamelerle karşılaştık. Üniversiteye gidince, bu kez birbirimizi dövdük. Karakola düştük komiserden, polisten, askere gittik komutandan dayak yedik. Bizi hiç sevmediler. Bizi hep döverek, söverek, ezerek, kişiliğimizle, onurumuzla, gururumuzla oynadılar ve biz bu hale geldik. Sert, kırıcı olduk. Bizim sırtımızı sıvazlamadılar, yaptığımız kötü bir şey olsa da, ‘bu kötü ama şöyle yapsaydın daha iyi olurdu’ diye yol göstermediler.

okul33ÖĞRETMEN KİŞİLİĞİYLE KENDİNİ HATIRLATMALI

-Şiddet gören şiddet uygularmış derler..

-Evet öyle oldu. Bizim yetişme şeklimiz böyle oldu. Öğretmen, öğretmen, öğretmen diyoruz.. Çünkü her şeyin başı öğretmen.. Yine öğretmenlikten söz edeceğim. İlkokula gittik, bizi beş yıl boyunca bir öğretmen okuttu, bu öğretmeni ölene kadar unutmuyoruz. Hele ki o öğretmenin olumlu yönleri de fazlaysa onu örnek alıp, hiç unutmuyoruz. İlkokuldan sonra ortaokula geçtik. Birçok öğretmen bizi okuttu. Ama bu işin içinde biri olarak, vallahi sadece ya iki, ya da üç öğretmenimin adını ancak hatırlayabiliyorum. Onları da ya olumlu, ya da olumsuz davranışlarından dolayı.. Ötekileri hiç hatırlamıyorum. Adı neydi, şekli nasıldı bilmiyorum. Lisede de onlarca öğretmenimiz oldu. Coğrafya dersime kim girdi hatırlamıyorum, matematikçiyi bilmiyorum. Neden? Bir öğretmen, bir gencin sekiz ay dersine girer de, nasıl iz bırakmaz? Ama bırakanlar da var tabi. Bu eğitimin düze çıkması için, okuyan, bilen, birbirine saygılı nesiller yetiştirmemiz için öğretmenlerimizin unutulmaz kişiler olası gerekir, bizim de onları unutmamız lazım. Unutulan öğretmen, bizi eğitmiyor, demektir. Öğretmen farklı olacak. Ama döverek, söverek değil, bilgisiyle, görgüsüyle, davranışlarıyla, örnek olarak, farklılık yaratarak.

-Sarıyer’de görev yapani öğretmenlerden bu konuda ne bekliyorsunuz?

-Sarıyer’deki öğretmen profiliyle, Bahçelievler’deki öğretmen genelde aynı. Ama öğretmenin, öğrenci ve veli gözündeki yerini kaybetmemesi kazım. Değerini koruması gerek. Örneğin bir veli, bana gelip, ‘Benim çocuğumun öğretmenin değiştir’ ya da sınıfını değiştir dememeli. Bunu dedikleri zaman, o velinin gözünde, o öğretmenin hiç değeri yok demektir. Ben bu olaydan bu mesajı alırım. Veli artık çocuğunu da, öğretmenini de her anlamda yakın takibe alabiliyor. Eskiden anne-babalar okuma yazma bilmezdi, ya da biri bilir biri bilmezdi, oysa ki şimdi biri ya da ikisi birden üniversite mezunu oluyor, ileride tamamı olacak. Bu mutlaka olacak. Bu çark bir süre böyle dönecek ama bizden de çok şey götürecek. Köprünün altından çok suların geçmesi lazım.

Bunun yanında öğretmenlerimizin derse girdiğinde ekonomik açıdan da kişisel sorunlarını düşünmemesi lazım. Şu anda öğretmenin mağdur olduğunu söylemiyorum, durumları çok kötü değil ama bu tür sorunları çözümlenmiş olursa daha iyi eğitim verir, örnek olur diye düşünüyorum. Biz de yöneticiler olarak üniversitelerden yararlanacağız, öğretmenlerimize hizmet içi eğitimler vereceğiz ve bir şekilde bu açığı kapatacağız. Mesela Sarıyer’de birkaç tane üniversite var, Milli Eğitim’in 2 bin 500 öğretmeni var ve hiçbir zaman bu üniversitelerden, bu konuda yararlanılmamış, bu konuda da girişimlerimiz olacak. Özel okulların ve üniversitelerin imkanlarından yararlanıp, devlet okullarıyla diyalog içinde olmalarını sağlayacağız.

OKUL MÜDÜRLERİ ÖZEL GAYRET GÖSTERMELİ

Ben eksiklikler konusunda hiçbir zaman sistemi suçlamam, yöneticiyi suçlarım. Önemli olan yöneticidir. Bir mahallede üç tane okul var, gidiyoruz bir okul her anlamda çok iyi, ötekiler çok kötü, iyi olanın müdürüne, ‘nasıl yaptın?’ diye soruyoruz, anlatıyor, nerelerden ne aldığını, kimi devreye soktuğunu, kimden yardım istediğini… Takdir ediyoruz. Bu olay o müdürün yönetmedeki yeteneğini göstermesindendir. Camiye gidiyoruz cemaat içeriye sığmıyor, caminin önünde namaz kılıyor ama üzerlerinde güneşten koruyacak bir tentesi yok, insanları güneş çarpıp, beyin kanaması geçirecekler. Oysa caminin imamı, mahalleden bir esnaftan rica etse bu tenteyi seve seve yapar. Bence görevini bu şekilde yapamayan o koltukta oturmayacak, gidecek, yapan gelsin. Öyle bas zile getir çay demekle müdürlük, yöneticilik olmaz. Bu koltuklara çalışan, işi bilen otursun, basın, halk, veli de gözlesin, eleştirsin yapanı yapmayanı görsün, yapmayan durmasın..

 

 

Yorum Ekle


banner1_580_135
sariyer_rehberi